Onlar Değil, Adeta Ben On Sekiz Kez Şehit Olmuştum | Gazi TV

SON DAKİKA

Onlar Değil, Adeta Ben On Sekiz Kez Şehit Olmuştum

Bu haber 07 Nisan 2011 - 19:48 'de eklendi ve 1 views kez görüntülendi.

Onlar Değil, Adeta Ben On Sekiz Kez Şehit Olmuştum

1977 Sakarya doğumluyum, üç çocuklu bir ailenin en büyük evladıyım. İlkokul mezunuyum, askerlik çağıma kadar değişik işlerde yetiştikten sonra uzun yıllar kömür ocaklarında kepçe operatörlüğü yaptım. Yıl 1997 sıcak bir Ağustos günü çağrı pusulamı almış, sülüsümü almak için askerlik şubeme uğramıştım. Her Türk genci gibi komando olma hevesi tüm benliğimi sarmıştı. Acemi birliğimin İzmir Yeni Foça 7. Jandarma Komando Alay Komutanlığına çıktığını öğrenince dünyalar benim olmuştu.

Güneydoğu’ya gitmem kesin olduğundan, zaten maddi durumları iyi olmayan aileme de yük olamayacaktım, gerçi içimdeki vatan aşkının maddiyatla ölçülmesi imkansızdır, ama canım Annem ve Babam beni bu yaşa getirene kadar çok çileler çekmişlerdi. Günler çabucak geçti ve arkadaşlarımla beraber artık ellerimize kınalar yakılıp uğurlanma zamanımız gelmişti. Türkiye’nin her tarafında olduğu gibi genel bir düğün havası vardı, yalnız bu düğünde bir gelin ve damat yoktu, sadece Vatan uğruna kurban olmak için can atan Mehmetçikler vardı. Tabi bende şüphesiz onlardan biriydim. Terminal tam bir curcuna yeriydi, davul-zurna eşliğinde halaylar çekip marşlar söyledik, artık İstiklal Marşı söylenmeye başlandığında otobüsler dolusu Mehmetçik ayaktaydı, asker olmanın ilk adımını böylece atmıştık.

Sabah saatlerinde İzmir’e ulaşmıştık, birkaç saat gezdikten sonra teslim olma zamanımız geldi ve Foça’nın yolunu tuttuk. Nizamiyeden girdiğimde duyduğum ilk ses;

– Sivili unutun, burası ana kucağı değil asker ocağı, olmuştu.

Koğuşlarımız belli olmuş, eğitim elbiselerimiz dağıtılmıştı. Ortama çabucak alışmış ve eğitime başlamıştık, eğitimler zevkli ve ağır şartlarda devam ediyordu. Foça’daki ilk haftamızda timlere ayrılmıştık, tüm eğitimimiz boyunca her adımımızı birlikte atacaktık çünkü, bu tim olmanın ve paylaşmanın gereğiydi. Bütün zamanımız Güneydoğu’nun ağır şartlarında hayatta kalma ve bölücü örgütü çökertmek üzere programlanmış bir eğitim sistemine dayalı şekilde geçiyordu.

Hiç unutmam bir gün sabah mıntıkasında yerlerdeki çöp ve izmaritleri toplarken beni yanına çağıran bir onbaşı;

 

– Oğlum askerde hiç dayak yedin mi?, diye sorduğunda cevabım;

– Hayır komutanım yemedim, oldu.

Bunun üzerine henüz ne olduğunu anlayamadan suratımda bir tokat patladı. Suçum olmadığı halde bu tokadı yemem çok zoruma gitmişti. Seksen üç gün boyunca çok ağır ve disiplinli bir eğitim aldık. Dağıtım zamanımız geldiğinde tim çavuşumuz bir şaka yaptı ve bizim timin İzmir Aliağa’ya gönderileceğini söyledi. Doğuya gitmeyi beklerken böyle bir dağıtım haberi bizi epey şaşırtmıştı.

Tim olarak bölük komutanımıza çıkarak doğuya gitmek istediğimizi söylediğimizde, bu haberi kimin verdiğini sormuş biz ise tim çavuşumuz olduğunu söylemiştik. Bunun üzerine tim çavuşunu yanına çağıran bölük komutanı, birkaç soru sorduktan sonra şaka yaptığını söyleyen tim çavuşunu çok fena dövmüştü. Bölük komutanımız dağıtımımızın Hakkari Yüksekova’ya çıktığını söylediğinde çok sevinmiştik. Son gecemizdi, o geceyi arkadaşlarının komutandan dayak yemesi üzerine, hırslanan çavuşlardan dayak yiyerek geçirmiştik. Ertesi gün on günlük dağıtım iznimizi geçirmek üzere memleketlerimize döndük.

Güzel ve çabuk bir şekilde geçen izinden sonra ailemle ve dostlarımla vedalaşıp, İstanbul’a gidecek, oradan da uçakla Van’a geçtim. Buradaki toplanma bölgesinde birkaç gün kaldıktan sonra, askeri konvoyla Hakkari’ye doğru hareket ettik. Yüksekova’ya vardığımızda duyduğumuz ilk sözler yine nasihat olmuştu, bizi içtima alanına toplayan komutanlarımız;

– Arkadaşlar bundan sonra burası evinizdir, her zaman birbirimize destek olarak, kardeş gibi geçinip tek vücut olacağız, diye güzel bir nutuk atmışlardı.

Bizleri timlerimize göre kalacağımız koğuşlara yerleştirdiler. Buradaki misafirliğimiz sadece bir gece sürmüş, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kendimizi eğitim alanında bulmuştuk, sesimiz dağlarda yankılanıyordu. Takip eden günlerde acemi birliğinde aldığımız eğitimin hafif bile kaldığını, burada tam bir savaş eğitimi verildiğini gördük. Her gün sıkı bir eğitim yapıyor, çevremizde bulunan dağlara doğru intikale çıkıyorduk. Timdeki herkes bütün silahları kullanmayı, ayrıca tüm özelliklerini ve bakımını öğreniyordu. Bu eğitimlerimiz üç ay kadar sürmüş, eğitim sonunda artık operasyonlara katılacak seviyeye gelmiştik.

 

İlk katıldığım görev, bir gece pususu idi, gözetlemekte olduğumuz bir köye üç tane terörist girmişti, havanın aydınlanmasıyla beraber arama yapmak için köye girdik. Elimize hiçbir şey geçmemiş, (korkudan olsa gerek) köylüler teröristleri gizlemişlerdi. Fakat yaptığımız aramalar sonucunda bir evin altına yapılmış gizli bir bölmede üç adet kaleşnikof, bir adet tabanca ve çok sayıda mühimmat ele geçirdik. Yaptığımız sorgulamaya rağmen ağızlarından bir kelime alamamıştık.

Sonraki günlerde sık aralıklarla yol emniyeti görevine çıkıyor, Tokağaç adlı bir köye gidiyorduk. Nedense her defasında bu bölgede sıcak temasa giriyorduk. Bir defasında bizimle göreve çıkan korucuların bile, çatışma esnasında bize ateş ettiklerini tespit ettik. Bizim Bölük Alay’ın en iyi bölüklerinden biriydi, yol emniyetleri ve operasyonlara katılıyor, bölgeye operasyonlar için gelen diğer birliklere öncü olarak göreve gidiyorduk.

Bölük olarak Alay Komutanımızın bulunduğu binada kalıyorduk. Her askeri birlikte olduğu gibi dinlenme saatlerinde kendi aramızda şamatalar yapıp eğleniyorduk. Bir gün Alay Komutanımız bölüğümüzü Kamışlı Karakoluna göreve gönderdi.

Burası, her gece terörist gruplarının görüntüsünün alındığı bir bölgeydi. Kamışlı’ya vardığımızda bizi, karakol yakınına kurulan çadırlara yerleştirdiler. Geceleri karakol yakınlarında bulunan yüksekçe ve bölgeye hakim bir tepeye çıkarak karakol ve çevre emniyetini alıyor, havanın aydınlanmasıyla birlikte görevi koruculara bırakarak dinlenmek için karakola dönüyorduk.

On beş gün boyunca bu görevi sürdürdük, on altıncı gün hazırlanıp pusu için tepeye çıktık. Mevzilerimize yerleştik, saat 21:30 civarında üç kişilik görüntü aldık. Durumu komutanımıza bildirdiğimizde;

– Gözetlemede kalın hiçbir müdahalede bulunmayın bunlar öncüdür, esas grup arkada olabilir dikkatli olun, talimatını verdi.

İlerleyen saatlerde teröristlerin sayısının artmaya başladığını gördük. Durumu tekrar komutanımıza ilettiğimizde, timimizin 300 metre ileride bulunan bir tepede mevzilenmesini ve sıkı emniyet tedbirleri almamızı emretti.

Tim olarak mevziilerimize yerleşmiş, ağır silahlarımızı tehlikenin gelebileceği bölgelere doğrultup, beklemeye başlamıştık. Alt tarafımızda bir dere yatağı vardı, görüntüsünü aldığımız teröristler ise karşımızdaki tepelerde mevziilenmiş, saldırı için en uygun anı kolluyorlardı. Gözümüzü dört açıp ne olacağını bilmeden bekliyorduk. Saat 24:00 civarında karşımızdaki tepede bulunan, yaklaşık 300 kişilik bir grubun yoğun bir şekilde üzerimize ateş etmesiyle birlikte sıcak temas başladı. İlk ateş esnasında üç arkadaşımız şehit olmuştu, karşımızdaki tepe bulunduğumuz yere göre biraz yüksekteydi. Tam siper alarak karşılık vermeye başladık fakat kafamızı kaldıramıyor, ateşin nereden geldiğini göremeden gelişigüzel karşılık veriyorduk. Karşılıklı ateş bir saat kadar sürdü, bu arada cephanemiz tükenmek üzereydi. Arkamızda bulunan bölükten bir türlü yardım gelmiyor ve bize ateş desteği de sağlayamıyorlardı, çünkü terörist grupla bölüğün ortasında kalmıştık, ateş açsalar bizi vurabilirlerdi.

Dakikalar geçmek bilmiyordu, ana grup bize ateş ediyor alt tarafımızdaki dere yatağından ise mevziimize doğru yaklaşık on beş kişilik bir sızma grubu yaklaşıyordu. Onların geldiğinin farkında değildik, ama sızma olabilir düşüncesi ile arada bir el bombası atarak dere yatağını yokluyorduk.

Sızma grubundan birkaç kişi iyice yaklaşmış biz ise onları fark edememiştik. Karşı tepeye ateş ederken, ayaklarımın arasına bir el bombası düştüğünü fark ettim. Hiçbir müdahalede bulunamadım, çünkü düşmesi ve patlaması bir anda olmuştu. Ayaklarımı hissetmiyordum, silahımı yanıma bırakıp vücudumu yoklamaya başladım. Sol elimi uzatıp kalçamı yokladığımda, kalçam ile dizim arasında kalan bölgede elimin kemiğe değdiğini hissettim. Büyük bir yarık vardı, sakin olmaya çalışarak kendimi yoklamaya devam ediyordum. Bu arada sağ dizimin altındaki kemiğin parçalandığını hissettim çünkü elime kemik parçaları batıyordu. Bacağım ile gövdem arasındaki bağlantıyı bir et parçası sağlıyordu. Yaralanmıştım fakat sıcağı sıcağına hiçbir acı hissetmiyordum, kendimi bir iki metre geriye çekerek sırtımı mevziiye dayadım.

Henüz yaslanmıştım ki ne olduğunu anlayamadan bir arkadaşım;

– Vuruldum, diye inleyerek bacaklarımın üzerine yığıldı.

O kadar şaşkın ve heyecanlıydım ki hiçbir şey hissedemiyordum. Üzerimize yağmur gibi mermi yağıyordu, birkaç dakika daha geçmemişti ki bir arkadaşım daha,

– Yandım anam, diye feryat ederek göğsüme yığıldı.

Adeta nutkum tutulmuştu. Yaralı ve çaresizdim, arkadaşlarımın cansız bedenleri üzerimi örtmüştü, hiçbir şekilde hareket edemiyordum. Sızma grubu tarafından sürekli el bombası atılıyordu, artık barut kokusu yüzünden nefes alamaz hale gelmiştim. Birkaç dakika sonra arka tarafımda bir el bombasının daha patladığının hissettim, bu patlamayla birlikte kafamda bir yara açıldığını hissettim. Başımdan akan kanlar gövdeme doğru süzülüyordu, artık iyiden iyiye sonumun geldiğini hissediyor, herkes gibi ecelimle ölmeyeceğimi düşünüyordum. Bu mevziiden sağ çıkamayacağımı anlamıştım, yaşantım gözlerimin önünden film şeridi gibi akmaya başlamıştı. Acaba ben ölürsem ailemin hali ne olacak ve bu duruma nasıl dayanacaklardı. Vurulan başka bir arkadaşımın daha üzerime yığılmasıyla beraber iyice nefes alamayacak ve hareket ettirebildiğim tek uzvum olan kollarımı da hareket ettirmeyecek hale gelmiştim. Zaman geçtikçe yavaş yavaş havanın aydınlandığını hissetmeye başladım.

Silah sesleri azalmıştı azalmasına ama bulunduğum yerin alt kısmından kulaklarıma Kürtçe konuşarak gelen teröristlerin sesi geliyordu . Aniden mevziiye üç kişi girdi, yerde yatan tüm arkadaşlarıma tekme atıyor, sağ kalan var mı diye kontrol ediyorlardı. Halen emin olmamış olsalar gerek, bununla yetinmeyip şehit olan arkadaşlarımı ve beni ellerindeki kaleşnikoflarla (otomatik tüfek) taramaya başladılar. “Allah’ın taktiri bu ya, üzerime yığılan şehit arkadaşlarımın cansız bedenleri kurşunların bana ulaşmasını engellemiş ve şehit olmalarına rağmen benim hayatımı kurtarmışlardı”. Bir ara arka taraftan sesler gelmeye başladı, bölükteki bir komutanımın mevziiye seslendiğini duydum. Fakat teröristler halen başımda dikildiğinden ona cevap veremiyordum, ses çıkarmadan kendimi Allah’ın takdirine emanet etmiştim.

Sesler yaklaşınca teröristler iyice tedirgin olmuş, mevziiden çıkıp dere yatağına doğru kaçmaya başlamışlardı. Onların uzaklaştığından tamamen emin olduktan sonra, gelen seslere cevap vermek istedim. Komutanım;

•  Sağ kalan var mı?, diye sesleniyordu,

•  Yaralıyım, diye bağırdım.

•  Sen kimsin ?, diye bir ses geldi, son gayretimle kendimi tanıtabildim, komutanım ve iki arkadaşım mevziiye girdiler. Komutanım;

•  Neyin var oğlum, diye sordu, ben ayaklarımı hissedemediğimi ve başımdan yaralandığımı söyledim.

Yirmi dört kişilik timden geriye beş kişi geri çekilmeyi başararak kurtulmuş, on sekiz arkadaşım şehit düşmüş ve sadece ben yaralı olarak kurtulmuştum.

Arkadaşlarım üzerimdeki şehitleri kaldırdı. Beni gören komutanım;

 

– Oğlum merak etme bacakların yerinde, seni hemen bölüğün bulunduğu tepeye taşıyacağız, dedi.

Artık çatışma sona ermişti, sadece uzaklardan kesik kesik silah sesleri geliyordu. Yere çöken komutanım, arkadaşlarımın da yardımıyla beni sırtına alarak ayağa kalktı. Henüz birkaç adım atmıştı ki; ayağımın yerde süründüğünü ve sağa sola döndüğünü hissettim, canım çok yanmıştı.

– Ayağım acıyor, diye bağırmaya başladım. Komutanım, yanımdaki askerlere;

– Yardım edin, diye bağırınca; bir arkadaşım ayaklarımı tutup kaldırırken, diğeri emniyetimizi sağlıyordu.

Yaklaşık on dakikalık bir yürüyüşten sonra bölüğün bulunduğu tepeye vardık. Sıhhiyecilerin ilk müdahalesi sürerken bir yandan da şehit düşen arkadaşlarımızı benim yanıma taşıdılar. Olayın vahameti asıl o zaman meydana çıkmıştı, başımı ne tarafa çevirsem şehit arkadaşlarımı görüyordum. Çok değil birkaç saat önce gülüşüp oynuyor, gelecekle ilgili hayaller kuruyorduk.

Sanki dünya başıma yıkılmış, yaşayan bir ölü olmuştum. Halen mevziiye girip şehit arkadaşlarımın üzerine mermi yağdırmaları gözümün önünde canlanıyor, bu canımı daha çok yakıyordu, kendi acımı hiç hissetmiyordum. Onlar değil adeta ben on sekiz kez şehit olmuştum . Tam bunları düşünürken gelen helikopter sesiyle gerçek dünyaya döndüm. Helikopter tozu dumana katarak bulunduğumuz tepeye indi, önce şehitleri sonra da beni helikoptere yüklemeleriyle birlikte Hakkari Tugay Hastanesi’ne doğru havalandık. Görevli helikopter personeli sürekli benimle konuşuyor, şuurumun açık kalmasını sağlayarak şoka girmemem için çabalıyordu. “Zaten yaşanabilecek en kötü şoku yaşamıştım, bundan sonra daha nasıl bir şok yaşayabilirdim ki ?” Kısa bir süre sonra hastaneye ulaştık, beni acil olarak ameliyathaneye taşıdılar.

Gözlerimi açtığımda kendimi Ankara GATA’da buldum. Aradan sekiz gün geçmişti. Ben yoğun bakımdan yeni çıkmış, yarı baygın bir halde etrafıma bakınıyordum. Odada bulunan birkaç hemşire başımda bekliyordu. Bir ara odanın camına baktığımda annemi ve babamı gördüm. Annem ağlıyordu bir anda yere yığıldığını gördüm, ana yüreği dayanamamış, oracıkta bayılmıştı. Bense annemin bayılmasıyla adeta yıkılmıştım. Doktorlar tarafından anneme yapılan müdahalenin peşinden, ayıldığını görünce az da olsa rahatladım. Ellerimle cama doğru işaret yaparak iyi olduğumu anlattım. Günler acıda olsa geçiyor, tedavilerimse devam ediyordu. Kısa bir süre sonra yoğun bakımdan çıkarılmış, gazi arkadaşlarımın yattığı odalardan birine alınmıştım. GATA’da yattığım sürede bir çok kez ameliyat oldum, buradaki tedavim iki buçuk sene sürdü. Taburcu olduktan kısa bir süre sonra emekli oldum ve evlendim, devlet tarafından bana sağlanmış olan kontenjanla işe başladım. Dönem dönem TSK Rehabilitasyon ve Bakım Merkezinde tedavi görmekte, eşimle ve ailemle birlikte mutlu bir hayat sürdürmekteyim.

 

 

 

Olay Tarihi: 15 Temmuz 1998                                                                    B. ÇAKIR

Yaralanış Şekli: El bombası                                                                  17 Temmuz 2002

Yaralandığı Yer: Hakkâri -Yüksekova                                          TSK Reh. Ve Bak. Mrk.

Kaynak:www.savasyucel.net

 

Bu haberi Gaziforum.com’da tartışmak için lütfen tıklayınız>>>

Yorumlar

Yorumlar