Körün İstediği Bir Göz, Allah Verdi İki Göz | Gazi TV

SON DAKİKA

Körün İstediği Bir Göz, Allah Verdi İki Göz

Bu haber 07 Nisan 2011 - 19:44 'de eklendi ve 2 views kez görüntülendi.

Körün İstediği Bir Göz, Allah Verdi İki Göz

     1974 doğumlu, İlkokul mezunuyum, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğuyum. Bir kız kardeşim ve bir ağabeyim var. Babam Denizli Askeri Hastanesinden emekli bir sivil memur, annem ise ev hanımı. İlkokulu bitirdikten sonra ailemin tüm ısrarlarına rağmen okumayıp bir kuyumcu yanında çırak olarak çalışmaya başladım, futbol sevdamdan dolayı bu işim çok kısa sürdü. Daha sonraları bir otelde çalışmaya devam ederek, Denizli sporun alt yapısında lisanslı futbolcu olarak futbol hayatıma devam ettim. Askerliğim gelmiş futbolu bırakmak zorunda kalmıştım.

    Acemi birliğim İzmir Gaziemir’e şoför adayı olarak çıkmıştı, 21 Ağustos 1994 tarihinde Ulaştırma Alayında vatani görevime başladım. Burada terörle mücadele eğitimi almadık. Dağıtım birliğim Balıkesir Edremit 19 ncu Piyade Tugayına çıkmıştı. İlk haftalar aylak- aylak gezmekle geçiyordu. Sanki bir tatil beldesinde gibiydik. On beşinci gün Tugay Komutanımız tarafından birliğimizin geçici görevle Güneydoğu’ya gideceği haberi verildi, hem şaşırmış hem de bir o kadar da sevinmiştim.

    Ailem baştan beri Güneydoğu’ya gitmeme karşı olduğu için, Edremit’te kalmam için araya hatırlı birilerini sokmuştu. Onları arayıp burada kalmak istemediğimi, ne yaparlarsa yapsınlar doğuya gideceğimi ve bu kararıma saygı duymaları gerektiğini söyledim, böylelikle torpil davasını kapatmış oldular. Bu arada Tugayda terörle mücadele eğitimi almaya başladık. Kırk beş gün süren ağır ve yorucu bir eğitimden sonra artık hazır olduğumuzu söylediler, bizse tamamen olmasa da kısmen hazır sayılırdık. Eğitim bitmiş Hakkari Şemdinli’ye gideceğimiz bildirilmişti.

    Tugay olarak yola çıktık, yol boyunca olağanüstü koruma önlemleri alınmış, Jandarma timleri ve panzerler eşliğinde ilerliyorduk. Yolculuğumuz iki gün sürdü, yol boyunca emniyet ve dinlenme amacıyla bazı birliklere de misafir olmuştuk. Bizler de, vatan topraklarını korumaya gittiğimiz için müthiş bir duygu oluşmuştu, bu durumdan müthiş bir gurur duyuyordum.

    Hakkari ye varıp ta doğa şartlarını görünce, batıdaki askerliğin rahatlığı gözümün önüne gelmiş, oradakilerin ne kadar rahat ve güzel olanaklar içinde askerlik yaptığını düşünüyordum. Bizler dağda, taşta yatıyor, çamur içinde ve dışarılarda yemek yiyorduk. Oysa onlar rahat yataklarında uyuyor, tertemiz yemekhanelerde sıcak ve güzel yemekler yiyordu. Burada ki ilk günlerimiz ağır bir eğitimle geçiyordu. On beş gün sonra görevlerimiz başlamıştı. Bölgeye yeni geldiğimiz için Hakkari Komando Tugayı ile birlikte operasyonlara çıkıyor ve yabancı olduğumuz bu bölgeyi tanımaya çalışıyorduk. Bazen ufak tefek çatışmalara dahi giriyor, Hakkari’nin dağlık ve sarp bölgelerinde kar, kış, yağmur, çamur demeden görevimizi en iyi şekilde icra etmeye çalışıyorduk.

    Bir gün arazideki arama tarama ve keşif görevimizden yeni dönmüş akşam yemeğine oturmuştuk. Bölük Komutanımız oldukça büyük bir grubun (iki yüz elli, üç yüz kişi kadar) sınırdan geçeceği duyumu alındığını acilen çıkmamız gerektiğini söyledi. Henüz bir tas sıcak çorba bile içememiş ve dinlenememiştik. Fakat bu duruma hiç yabancı değildik, görev bizi bekliyordu. Hazırlıklarımızı hızlı bir şekilde tamamlayıp timler halinde yola çıktık.

    İntikal halinde ilerliyorduk yola çıkalı yirmi dakika bile olmamış, hala üs bölgemizi görebiliyorduk. Bir anda şiddetli bir gürültü ile sarsıldım, teröristler tarafından yola tuzaklanarak döşenmiş olan anti personel mayınına basmıştım. Patlamanın etkisiyle havalanıp beş on metre ileri düştüm. “ Şaşkın bir şekilde etrafıma bakınıyor ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Canım yanıyor ne yapacağımı bilemiyordum, sağ kolumun ve sol bacağımın koptuğunu gördüm. Patlamanın etkisiyle büyük bir çukur açılmış, şarapnel ve taş parçacıkları etrafa fırlamıştı. Bir an silahıma uzanmak istedim ama patlamanın etkisiyle benden çok uzağa düşmüştü, o an silahıma uzana bilsem kendimi vuracak ve acılarıma son verecektim”.

    Olay telsizle Bölük Komutanına bildirildi. Bölük Komutanı araçla yola çıkmış seri bir şekilde olay yerine ulaşmaya çalışıyordu. Henüz birinci şoku atlatamamıştık ki, şiddetli bir gürültü duyuldu. Sesin geldiği yere doğru baktığımızda; Bölük Komutanımın aracı da anti tank mayınına basmış, parçalanmış olan araç dere yatağına doğru yuvarlanıyordu. Komutanım ve araçtaki diğer askerler araçtan sağ çıkarılmıştı ama hepsi yaralıydı.

    İçlerinde en ağır yarayı ben almıştım, olay yerine acil olarak helikopter istendi. Bu arada bütün askerler şoka gir­miş ve şaşkın bir halde bana bakıyordu. Bense acı içinde kıvranıyor, “neden ölmedim” diye isyan ediyordum. Sağlıkçılar tarafından ilk müdahalem yapılmıştı, herkes beni teselli etmeye çalışıyordu. Bir süre sonra helikopter gelmiş, inmeye çalışırken pervanesi etrafı toza dumana katmıştı. Helikopterle Hakkari Tugay Hastanesine doğru yola çıktık.

    Havada zaman geçmek bilmiyor, acımdan ölüp ölüp diriliyordum, sonra bayılmışım helikopterin indiğini hatırlamıyorum. Beni acil olarak ameliyata almışlardı, gözümü açtığımda bir odada acı içinde kıvranıyor, konuşmak istememe rağmen konuşamıyordum. Karşımda dikilen hemşire bir şeyler anlatıyor oysaki ben tek kelimesini bile anlamıyordum. Bir ara beni acil olarak Diyarbakır Askeri Hastanesine sevk edeceklerini işitir gibi oldum, bayılmışım.

    Ayıldığımda Diyarbakır da bir hastane odasındaydım, başımda bir grup doktor ve hemşire durum değerlendirmesi yapıyor, ellerindeki dosyalara bir şeyler yazıyorlardı. Ayağıma ve koluma bakmak istedim, ikisi de yerinde yoktu, onları göremeyince dünya başıma yıkılmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Odadakiler bani teselli etmeye çalışıyorlardı fakat ne çare gideni geriye getiremezlerdi. Çok susamıştım, ilk olarak bir bardak su istedim fakat onlar sadece ıslak pamukla dudaklarımı ıslatıyor, suyun fazlasının zararlı olacağını söylüyorlardı. Burada on gün kadar daha yattıktan sonra, aynı operasyonda yaralandığım Bölük Komutanımla beraber askeri kargo uçağıyla Ankara GATA’ya gönderdiler.

    Bizi Etimesgut Askeri Hava Alanında ambulanslar karşıladı ve GATA‘ya götürdü. Burada bizi Ortopedi Özel Cerrahi Kliniği’ne yatırdılar. Ortopedi Kliniğinde bir hafta kaldıktan sonra yaralarımın ve yanıklarımın tedavisi için Plastik Cerrahi Kliniğinin Yanık Merkezine nakledildim. Burada tedavim güzel bir şekilde yapılıyordu. Ampute olan (kesilmiş veya kopmuş uzuv) bacağımdaki yaralar iyileşince yaralı bölgeye greftleme operasyonuyla deri dokusu nakli yapıldı.

    Başımdan geçen bu talihsiz olayı henüz aileme bildirememiş, “ Nasıl haber vereceğim? diye kara kara düşünüyordum. Tam kendimi toparlayıp evi aramaya kalktığım zaman elim bir türlü telefona varmıyordu, bu durum günlerce devam etti. Her seferinde öyle bir duygu seline kapılıyordum ki, Allah’tan tek isteğim bana bu haberi verecek gücü vermesi veya canımı almasıydı”. Halbuki onlar canlarından çok sevdikleri oğulları hakkında daha değişik duygular içinde geleceğe yönelik planlar yapıp, benim sağ salim tezkere almamı dört gözle bekliyorlardı. Allah’ım bu nasıl bir kader ki diye bazen isyan edesim de gelmiyor değildi, fakat bir an kendimi silkeleyip;

– Ne yapıyorsun Erkan?, dedim.

– Sen ki bu cennet vatanın bir karış toprağı uğruna hayatını feda eden şehitlerin torunusun, sen onlara söz vermiştin hatırlasana o yemin törenini, bizim akdimiz böyle miydi? Hem ne olmuş ki altı üstü bir kol bir bacak, halbuki o şehitlerin ailelerinin yanında senin ailen üzülse ne olur? Toparlan artık eninde sonunda bu acı haberle yüzleşmeleri gerekiyor, ben olmasam bir başkası bu haberi verecek. İşte o zaman asıl üzüntüleri ve kaygıları daha çok artmaz mı?, diyerek son bir gayretle telefonu çevirdim.

    Karşıma ilkokul öğretmeni olan ağabeyim çıktı, “Ona olayı ne kadar sakin olmaya çalışsam da ağlayarak anlatabildim. Ağabeyim adeta karşımda taş kesilmiş, nefes almadan beni dinlemeye çalışıyordu, hissediyordum ki ağabeyimin içi kan ağlıyordu, ama her ne kadar üzüntülü olsa da o bu haberi evdekilere verebilecek tek kişiydi ”, bu durumu uygun bir şekilde anlatmasını ve onları telaşlandırmamasını söyledim.

    Yarım saat sürmedi ki babam telefonun diğer ucundaydı, her ne kadar hissettirmemeye çalışsa da yüreği yanıyordu. Belli ki duyduklarına inanamamış bunun kötü bir şaka olduğuna kendini inandırmak istiyordu. Baba yüreği nede olsa inanmak istemiyordu, fakat kısa bir sessizlikten sonra işin ciddiyetine inanmış, durumum hakkında sürekli sorular soruyordu. “Ağlıyordum, telefonda ona belli etmemeye çalışarak, ufak bir sıyrık olduğunu söyleyip, Ankara’ya gelmesini” istedim. Kim bilir annem ne durumdaydı?

    Ertesi sabah erken saatlerde tüm ailem GATA’ya gelmişti. Odaya ilk giren babam oldu, adeta şoka girmiş; çaresiz, şaşkın ve üzgün bir şekilde bana bakıyordu. Nasıl bir tepki göstereceğini bilemiyordum, gayri ihtiyari bir hareketle üzerimdeki çarşafı kaldırdı. Ayağım ve kolumun olmadığını görünce ağlayarak, sanki; onların suçuymuş gibi etrafındaki insanlara bağırmaya başladı, ne yapacağını şaşırmıştı.” Bu sırada benim içim içimi yiyor, dilim tutulmuş gibi hiçbir şey söyleyemiyordum. Babam çok sert görünüşlü bir insandı, şu ana kadar beni ne kadar sevdiğini hiç anlayamamışım, düşündüm ki babalar duygularını göstermese de evladını içten severmiş”. Bu arada diğer aile fertleri de odaya girmişlerdi, annem ağlamaklı gözlerle saçımı okşuyor, kardeşlerim ise yanı başımda dikiliyorlardı.

    Rahmetli babaannemin mevlidine gelmiş olan tüm akrabalarım bu olayı duymuş, bana destek olmak için yanıma gelmişlerdi. O akşam ailem ve dayılarım hariç herkes memlekete döndü. Annem, kız kardeşim ve dayılarım bir hafta kaldıktan sonra döndüler. Yanımda babam ve ağabeyim sırayla refakatçi olarak kalıyorlardı. Çaresizliğimden onları üzüyor, ağrılarımın tüm acısını onlardan çıkarmaya çalışıyordum. Ben fantom ağrıları (Kaybedilen uzvu sanki varmış gibi hissetmek) içinde kıvranıyorken ağabeyim çaresizlikten başını duvarlara vuruyor ama ne çare elinden hiçbir şey gelmiyordu.

    Klinikte refakatçilere yatacak yer verilmediğinden ağabeyim ve babam sandalyede sabahlıyordu. Bu durum beni çok etkiliyor, onların hayatını da zorlaştırdığım için üzülüyordum, en çok da ağabeyim için üzülüyordum. Benim yüzümden hayatındaki fırsatları kaçırmış, okul müdürü olacakken yanımda kalarak kariyerini terk etmişti. Ağabeyim öğretmen olduğu için psikolojimi daha iyi anlıyor ve bana her anlamda destek oluyordu. Günler böylece geçip giderken, hastanede de bir senem dolmuştu. Dinlenmek ve moral bulmak amacıyla üç aylığına ambulansla hava değişimine gönderildim. Eve geldiğimde büyük bir kalabalık tarafından karşılandım. Kimisi geçmiş olsun derken, kimisi de;

– Vah, vah ! yazık oldu delikanlıya, diyordu.

    Aylar sonra evdeki ilk günümdü; yemeğimi annem yediriyor, kendimi bebek gibi hissediyordum. Hissettirmesem de bu durum beni çok etkiliyordu, annem de olsa başkasının bakımına muhtaçtım artık. Pansuman yapılacağı zaman odayı boşalttırıyordum. Babam emekli sağlık memuru olduğu için pansumanımı kendisi yapıyor, vücudumdaki küçük şarapnel parçalarını da temizliyordu. Göz önünde bulunup canım sıkılmasın diye salonda yatıyorlardı, çevremde devamlı konuşabileceğim bir kişi bulunuyordu.

    Evde rahat olabilmem için, babam ilk iş olarak evin alaturka olan tuvaletini alafrangaya çevirdi. Salondaki eski televizyonu değiştirip, bana uzaktan kumandalı bir televizyon aldı. Kanalı değiştirmek için kimseyi yormuyor, istediğim kanalı seyredebiliyordum. Salonda genelde annem bulunuyor, sürekli sohbet ediyorduk. Ev halkı ve yakın akrabalarım hariç kimseyle görüşmek istemiyor kimseyi salona sokmuyordum. Bunların dışında sadece Tugay Komutanı ve personelini ziyaretçi olarak kabul ediyordum, onlar her fırsatta gelip bana destek oluyorlardı.

    Hava değişim sürem bittiğinde protezlerimi ve sağlık kontrollerimi yaptırtmak üzere GATA’ya döndüm ve tekrar Özel Cerrahi Kliniğine yattım. Annem beni ayakta gördüğü zaman bir kurban kesmek üzere adakta bulunmuştu. Protez ölçülerim alınmış, günlük tedavilerim devam ediyordu. Özel cerrahideki gazilerin çoğu, çeşitli uzuvlarını kaybetmişlerdi, içlerinde benden daha ağır durumda olanları bile vardı. Herkes birbirine destek olup, teselli etmeye çalışıyordu.

    Protezlerim yapılmış yavaş yavaş yürüme provalarına başlamıştım. Canım acımasına rağmen her gün fizyoterapistler eşliğinde bu egzersizlere devam ediyordum. Ayrıca psikolojik tedavi almaya başlamıştım. Benim için hayat mücadelesi yeni başlıyordu. Tedavilerim şimdilik sona ermiş memleketime geri dönüyordum.

    Ailem hasretle gelişimi bekliyor, yaralandıktan sonra beni ilk kez ayakta görmenin mutluluğunu ve heyecanını yaşıyordu. Eve vardığımda herkes mutluluk gözyaşlarına boğulmuş, ben ise bu durumdan hoşnutluğumu kelimelere dökemiyordum. “ Artık beni derin düşünceler almış; yeni hayatıma uyum sağlayamama ve toplumdan dışlanma korkusu tüm benliğimi sarmıştı. Oysa GATA’da öylemiydi? Hayır; orada herkes aynı durumdaydı ve birbirini anlıyordu”. Henüz evdeki ilk günümdü, çevremdeki insanların bana eskisinden farklı davranıp, acıyarak bakmalarından dolayı çok üzülüyor ve kahroluyordum. İyi günümde yanımdan ayrılmayan arkadaş ve dostlarım, beni yaptıkları hiçbir faaliyete çağırmıyor, bir hilkat garibesiymişim gibi sürekli benden kaçıyorlardı.

    Bir gün çarşıya çıkmış kasaba meydanında geziniyordum, birden eski kız arkadaşımla karşılaştım. Aramızda otuz metre mesafe bile yoktu, sokak ortasında donup kalmıştık. Düşündüm acaba o da diğer arkadaşlarım gibi benden kaçacak mıydı? Yanıma geldi sarılarak bana, “ Ne olduğunu” sordu, beş yıllık bir arkadaşlığımız vardı ve başıma gelen olaydan haberi olmadığını söyledi.

    Birlikte bir kafeye gidip sohbet etmeye başladık, bu olayın nasıl olduğunu ve beni üzecekse anlatmamamı istedi. Hiçbir ayrıntıya girmeden eskisi gibi dertleşmeye başladık. Gerçek dostumun kim olduğunu bana huzur veren bu sohbetten sonra daha iyi anladım. (On yıldır bu dostluğumuz devam ediyor)

    Hayat her şeye rağmen devam ediyordu, akrabalarımdan bana uygun evlenebileceğim bir kız bulmalarını istemiştim. Kısa bir zaman içinde köyde yaşayan akrabalarım uygun gördükleri bir kız bulmuş, ailemle gidip onunla tanışmış ve onu beğenmiştik. Bir ay sonra aile arasında bir nişan yaptık, beş ay boyunca birbirimizi ziyaret edip yakından tanımaya çalıştık, birbirimizi çok seviyorduk.

    Ramazan Bayramının ilk günüydü köye gitmiş herkesle bayramlaştıktan sonra, ayrı bir odaya geçmiş baş başa evlilik planları yapıyorduk. Aniden beklemediğim bir şey söyledi;

– Korkuyorum ! çünkü; senin ayağın ve kolun kesik, protezlerin beni korkutuyor, dedi. Birden;

– Seninle evlenmek istemiyorum, diye ekledi, çok şaşırmıştım.

Nişanın üstünden uzunca bir süre geçmiş ve bunca plan yapılmışken protezlerimin niçin sorun olduğunu anlayamamıştım. Sağlık sorunlarımı bilerek benimle nişanlanmıştı, büyük ihtimalle birileri aklını çelmiş, oda bu durumu bahane etmişti. Nişanı o anda attım ve oracıkta bitirdim, hayattan bir darbe daha almıştım.

 

    Her insan gibi kendimi meşgul edecek bir şeyler yapmalı ve bir iş kurmalıydım. Şehrin meydanında küçük bir büfe açtım, vaktimi artık burada geçiriyordum, babam da bana yardım ediyordu. Öğle vaktiydi, müşterilerle ilgilenirken içeri bir kız girdi. Hani derlerdi de inanmazdım bu bir yıldırım aşkıydı, gözlerimi ondan ayıramıyordum adeta donup kalmıştım. Sonradan öğrendiğime göre bizim sokağa taşınalı henüz birkaç gün olmuştu. Hakkında ufak bir araştırma yaptım, kız bekardı. Bu kıza iyice bağlanmıştım. Fakat bir önceki tecrübemden dolayı hayır cevabı gelmesinden korkuyor ve ona bir türlü yaklaşamıyordum. Onlar bizim sokağa iyice alışmış hatta annemle çok iyi komşu olmuşlardı, sürekli birbirlerine oturmaya gidip geliyorlardı.

    Derler ya; “ Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz ” dört ayak üstüne düşmüştüm. Anneme bir gün kızı çok beğendiğimi söyledim, o da kızı çok beğeniyor ve benim için düşünüyormuş aklı sıra… Annem ertesi gün kıza durumu anlatmış, kız sağlık durumumun hiç önemli olmadığını söyleyip;

– Sağlam bir insanla evlensem, yarın onun veya benim başıma da böyle bir kaza gelebilir diyerek, annemin teklifine olumlu bir karşılık vermişti.

 

    Bu müjdeli haberi duyunca sevinçten anneme sarılmış, neredeyse sokağa çıkıp avaz avaz bağıracaktım. Ayaklarım yerden kesilmiş, yaralandıktan sonra ilk kez bu kadar mutlu olmuştum. Birkaç gün sonra kız istendi. Aile arasında söz yapıldı, iki hafta sonra nişanlandık. Her gün görüşüp dertleşiyor planlar yapıyorduk, nişanlılık dönemimiz altı ay kadar devam etti. 29 Aralık için düğün tarihi alınmıştı.

 

    O sabah büyük bir araba konvoyuyla kornalar çalarak ve davul zurna eşliğinde gelini almak için kız evine gittik. Evde bizi büyük bir kalabalıkla ve coşku içinde karşıladılar. Gelini davullar ve zurnalar eşliğinde evden çıkardıktan sonra, ilk önce kuaföre ardından nikah salonuna götürdük. Nikah salonunda bize tahsis edilen gelin odasında dinleniyor ve son hazırlıkları tamamlamaya çalışıyorduk, alnımın akıyla ve hiçbir eksiğim olmadan bu nikahı tamamlamak istiyordum. Kapı çalındı, peşinden hiç tanımadığım biri içeri girerek bana sorular sormaya başladı. O bir gazeteciydi ve beklenmedik bir misafirdi, çok şaşırmıştım.

    Beklenen an gelmiş salona çağırılmıştık, kalbim yerinden fırlayacak gibiydi, heyecandan nefes almam ağırlaşmış, ayaklarım yürümek istemiyordu. Bir an kendimi çok meşhur biri gibi hissettim, flaşlar patlıyor, bütün televizyon kanalları bizi kameraya almak için birbiriyle yarışıyordu. Biz şaşkın, heyecanlı ve mahcup bir halde, zorlukla yürüyerek nikah memurunun karşısına oturduk. Şahitleri beklerken bir sürpriz daha yaşadım, ilimizin Valisi ve Tugay Komutanı nikah şahidimiz olmuş, bense çok heyecanlanmış bu durumdan büyük bir onur ve mutluluk duymuştum. İyi günde, kötü günde derken imzalar atılmış nikah kıyılmıştı. Bizi ilk kutlayanlar Vali, komutan ve nikah memuru oldu, takılarımızı takarak bir kenara çekildiler. Salonda büyük bir sevinç vardı, takı merasimi devam ediyordu. Tebrik ve resim çektirme faslı bittikten sonra salondan ayrılıp evimize döndük, sonunda dualarım kabul olmuş benimde bir yuvam olmuştu.

 

    Mutluydum günler birbirini kovalıyor, bense ekmek davası peşinde koşturuyordum. İlk birkaç ay sorunsuz bir şekilde geçti, altıncı ayın sonunda ufak tefek tartışmalar başlamıştı. Bu durum bazen de kavga halini alıyordu. Kavgaların şiddeti giderek artmaya başlayıp şiddetli bir geçimsizliğe dönüşmüştü. Ben ne kadar alttan almaya çalışsam da bana karşı olan davranışları değişmiş, sitemli bir biçimde ve istemeyerek hizmet ediyordu. Bu durum çok zoruma gidiyor, artık kendi işlerimi kendim görüyordum. İsteklerimi yerine getirmiyor, bir bardak suyu bile kendim alıyordum. “ Evlilik bu muydu?” Mutlu başlayan bu evlilik çekilmez bir hal almıştı. Bu olayları mümkün olduğu kadar aile dışına çıkarmamaya çalışıyordum. Bir gün protezimin parçasını temizlemesini istedim, bana;

– Kendin temizle seninle uğraşamam, seninle zaten ailemin zoruyla ve sana acıdığımdan evlendim,dedi.

 

    “ Dünya başıma yıkılmış gururum kırılmıştı, sürekli feleğin sillesini yemek zorunda mıydım? Hayattaki bütün aksilikler beni mi bulacaktı ?” O anda boşanmaya karar verdim, benim için her şey bitmişti artık. Ertesi sabah boşanma davasını açıp yaşadığım tüm olumsuzlukları aileme anlattım. Üçüncü celsenin sonunda şiddetli geçimsizlikten boşandık. Boşanmayla yetinmemiş nafaka davası açmıştı, on beş milyar istiyordu, hakim bir milyarda karar kılıp davayı bitirdi. Nafakayı ödedim, büyük umutlarla kurulan bu yuva sona ermişti.

 

    “ Kendimi avutmak için içkiye başlamış sabah akşam içiyordum, bir sene boyunca teselliyi içkide aradım ama nafile. Ben bunları yaşamaya layık mıydım? Önce yaralanmış, peşinden nişanlım terk etmiş ve sonrada yuvam yıkılmıştı”. O günlerde en büyük dostum yine eski kız arkadaşım olmuştu. Bu olaydan sonra iyice anladım ki; Ana gibi yar olmazmış. İçkiye veda etmiş ailemin bir kat üzerindeki dairemde yalnız başıma kalıyor, en büyük desteği annem ve kız kardeşimden alıyordum. Kız kardeşimin bana çok emeği geçti, benim için yaptığı fedakarlıklar beni çok etkilemişti. Devletin bana tanımış olduğu iş hakkını ona devredip vefa borcumu ödemiş onun bir devlet memuru olmasını sağlamıştım.

 

Şu anda T.S.K. Rehabilitasyon ve Bakım Merkezinde tedavi görüyorum. Burada GAZİ arkadaşlarımın arasında kendimi evimde hissediyorum.

Ve evimde çok mutluyum.

 

Olay Tarihi :21 07 1996.                                                                             Erkan DAĞ

Yaralanış Şekli :Mayın.                                                                           10 Kasım 2001

Yaralandığı Yer :Hakkari Çatalca Mevkii.                                    TSK. Reh. ve Bak. Mrkz.

Kaynak:www.savasyucel.net


Bu haberi Gaziforum.com’da tartışmak için lütfen tıklayınız>>>

Yorumlar

Yorumlar