Keşke o arabada ben olsaydım | Gazi TV

SON DAKİKA

Keşke o arabada ben olsaydım

Bu haber 07 Nisan 2011 - 19:40 'de eklendi ve 3 views kez görüntülendi.

Keşke o arabada ben olsaydım

“KEŞKE O ARABADA BEN OLSAYDIM”

     Nedendir bilemem, içimde öylesine bir üniforma aşkı vardı ki, senelerdir asker olmak için adeta yanıp tutuşuyordum. 1983 yılıydı, henüz on üç yaşına yeni girmiştim. Maltepe Askeri Lisesi’ni kazanmış ve küçük yaşta Ordu saflarına katılmıştım. 8 senelik bir askeri okul yaşantısından sonra Tuzla Piyade Okulu’ndan mezun olup, 21 yaşında genç bir Teğmen olarak göreve başladım. Harp Okulu‘nun son sınıfındayken, Ankara’da üniversite öğrencisi olan eşimle tanışıp, kısa bir süre sonra nişanlanmıştım. Muvazzaf subay olarak göreve başladığım Kırklareli’nde evlendik.

    O seneler; Güneydoğu’da terör olayları iyice artmıştı. PKK, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden herkesi katlediyor, hatta kundaktaki çocukları bile öldürüyorlardı. Yol kesip devlet araçlarını yakıp, memurları vuruyorlar, köylerden öğretmenleri kaçırıp dağlarda hunharca katlediyorlardı.

    Kimdi bu insanlar? Amaçları neydi? Bilinen bir gerçek varsa bu katillerin ortaya çıkmasıyla bir çok insanımız can vermiş, yuvalar yıkılmış aileler dağılmıştı. Binlerce Türk genci şehit olmuş, binlercesi de yaralanarak Gazi olmuştu. OHAL bölgesinde ki bu olayların yoğunluğu nedeniyle, batıda ki birliklerde bahar operasyonları için bölgeye kaydırılıyordu. Kırklareli’nden de bir tabur görevlendirilecekti, bu görev için bizim tabur seçilmişti.

    Vatanım için bir şeyler yapmak bana gurur veriyordu. Yeni evliydim ve bu görev için, arkamda çok sevdiğim eşimi bırakmak zorundaydım. O bölgeye gitmekten ziyade evli olduğuma üzülüyordum. Eşim o sıralar hamileydi. Hamileliğinin geri kalan kısmını bensiz geçiremeyeceği endişesini taşıdığımız için, bebeğimizi aldırmak zorundaydık. Bu olay bizi oldukça üzmüştü, fakat buna mecbur kalmıştık. Üç günlük bir intikalden sonra Şırnak ili Uludere ilçesi, Ortabağ Köyüne vardık. Köydeki karakolda bir jandarma birliği vardı, karakolu onlardan teslim alarak göreve başladık. Karakolu teslim aldıktan bir süre sonra, bölücü terör örgütü sözde ateşkes ilan ettiği için bölgemizde pek olay yaşamıyorduk. Fakat bir müddet sonra timlerimizden biri üs emniyeti esnasında teröristlerin saldırısına uğramış ve beş şehit vermişti. Tim komutanı olan arkadaşlarımdan biri, bir gece görevi esnasında el bombası tuzaklarken şehit olmuş ve saldırıya uğrayan başka bir timimizde iki şehit vermişti. Son günlerde çokça sıcak temaslara giriyor, bölücü örgüte de zayiatlar verdiriyorduk. Gecelerimizi karakol çevresindeki dağları beklemekle geçiriyor ve gündüz olunca da görevi diğer timlere devredip karakola dönüyorduk. Uzun olan görevlerde dağlarda yatıyor, orda yemek yiyor ve hatta su bulursak orada yıkanıyorduk.

    Bu kutsal ve yorucu vatan görevi esnasında tek avuntum; üç ayda bir verilen onar günlük izinler oluyordu. Bir an önce eşime ve yuvama kavuşup, kısa olan iznimi doya doya yaşayıp, az da olsa dağların stresinden kurtulmak için can atıyordum. Yine izin sıram gelmişti. İzin sıramı, eşi öğretmen olan ve okul tatili izninin bitmesine çok az kalan eşini görmesi için bölük komutanıma vermiştim. Daha doğrusu zoraki vermek zorunda kalmıştım. Bölük komutanım konvoya binip yola koyulduğunda, ben başka bir tim komutanı arkadaşımla, üs emniyeti için karakolumuzun bulunduğu köyün kuzeyinde kalan ve yaya mesafesi ile karakola iki buçuk saat uzaklıkta olan Sarı Tepe’yi tutuyordum. “ Keşke o arabada ben olsaydım” diye düşünüyordum. Bölük komutanımın konvoyla gidişini gördüğümde içimi garip bir sıkıntı kapladı. O anda eşimin yanına gitmek için o konvoyla yola çıkan ben olabilirdim.

    Geceyi Sarı Tepe’de geçireceğimiz için hava kararmadan önce, yarım kalan mevziileri tamamlattım. Gece kalacakları mevziilerinden başka değişik yerlerde görüntü vermelerini sağladım. Unsur komutanlarıyla durum değerlendirmesi yaparak, muhtemel bir saldırı ve sızmada teröristlerin gelebilecekleri yaklaşma istikametlerini değerlendirdim. Bu değerlendirmeye göre hava kararmaya başlayınca, askerlerimi ve ağır silahlarımı yerleştirdim. Bu işleri tamamladığımda ben yemek yerken, habercim de kendisine daha sonra mezar olacak mevziimizi derinleştiriyordu. Yemeği yedikten sonra 57 mm .lik Geri Tepmesiz Topun (GTT) yanına giderek gündüz saklanılan yerinden çıkarttırıp, muhtemel olarak üzerimize ateş edilebilecek noktaya nişan alarak, silahı hedefe sabitlettim. Nişancıya mermiyi namluya sürdürtüp, çatışma çıkması halinde ilk mermiyi o noktaya göndermesi talimatını verdim.

28 Ağustosu 29’una bağlayan geceydi. Havada dolunay vardı. Dolunay nedeniyle gece görüş cihazlarımız çok iyi görüntü sağlıyorlardı. Asıl mevziilerin haricinde bir sürüde aldatmaca mevziimiz mevcuttu. Telsizimizden dikkatli olun uyarısı gelmişti. Tam bu sıralarda 5 km . kadar yakınımızda olan jandarma taburunun timlerine teröristlerce taciz yapılmış, onlarda sıcak temasa girmişlerdi. Dinlediğim telsiz konuşmalarından ne durumda olduklarını anlayabiliyordum. Yerimden doğrulup mevziileri dolaşmaya başladım, askerlerime dikkatli olmaları uyarısında bulundum. Daha sonra aldatmaca için yaptırttığım mevziilerden birine girerek, görünür bir şekilde sigaramı içmeye başladım. Amacım teröristleri yerimiz konusunda aldatmaktı. Sigaramı bitirdiğimde boş su bidonunun kafasına bir şapka geçirip, görünecek bir şekilde mevziinin dışına bıraktıktan sonra gizlice oradan uzaklaştım.

    Saatler 22:30’u gösterdiği an timimdeki makineli tüfek birden darbeler halinde çalışmaya başladı. Ne olduğunu anlayamamıştım. Hemen telsizime sarılıp, makineli tüfeğin yanında ki mevzide bulunan asteğmenime neler olduğunu sordum. O da;

– Komutanım gece görüş dürbünüyle bakarken 30–40 metre altımızda 5–6 kişilik bir görüntü aldık,dedi.

– Ben de tam karşılarında bulunan mevziide ki askerlerden birisinin görüntü alınan bölgeye el bombası atmasını ve havancıların da oraya havan mermisi göndermesini söyledim.

   Tahminlerim doğru çıkmıştı. Yaklaşma istikametlerini doğru olarak belirleyebilmiş ve mevziilendirmeyi de ona göre düzenlemiştim. Sızma grubu diye adlandırdığımız terörist grubu, karşılarında en az ikişer askerimin bulunduğu beş adet mevziimize tam karşıdan yaklaşıyorlardı. Kelimenin tam anlamıyla duvara toslamışlardı. Gündüz yapmış olduğumuz durum değerlendirmesinde olası bir durumda yapacağımız hareket tarzının sade ve anlaşılır olmasına azami dikkat göstermiştik. Asteğmenimde geldikleri istikameti, önceden kararlaştırdığımız gibi “ emen ilerimiz ” şeklinde tarif ederek timin bir bütün halinde ve doğru olarak reaksiyon göstermesine neden oldu.

    Görüntü alınan yere ilk havan mermisi düştüğünde, taciz grubu diye adlandırdığımız grupta etrafımızda ki tepelerden birinden RPG 7 Roketatar mermisi ile saldırı işaretini verdi. Mermi kızıl bir alev topu gibi gelerek hemen üzerimizden geçerek, belli bir mesafeden sonra havada infilak etti. Yalnız adamlar bir şeyi hesaplayamamış ve hayatının hatasını yapmıştı. O roketin atıldığı yer, benim daha önce Geri Tepmesiz Top (GTT) ile nişan aldığım noktaydı. Roket mermisi daha havadayken bizim GTT gümbürdedi ve teröristin tepesinde patladı. Tam isabet sağlamış ve oradaki teröristi etkisiz hale getirmişti. Bir daha da o bölgeden ateş gelmedi. Fakat bölücüler etrafımızdaki tüm tepeleri tutmuşlar ve bizi yoğun bir ateş altına almışlardı. Roket mermileri, makineli tüfekleri ve 60’lık havanları ile bizi baskın bir ateş altına alırlarken, gözüm bir an 2 – 3 km . kuzeyimizde bir tepede iki adet namlu ağzı tespit etmişti. Bunun anlamı bize aynı zaman da Rus yapımı 82’lik havanlarla ateş etmeleriydi.

    Sonradan aldığımız duyumlara göre saldıran grup 150 kişilik bir gruptu. Biz ise iki tim yani sadece 40 kişiydik. Sarı Tepe adeta cehenneme dönmüştü. Dikkat ettimde en çok mermide sigara içtiğim o aldatmaca mevziiye isabet ediyordu. Diğer unsurumuzda hemen 50 metre önlerine mevziilenmiş kendilerine ateş eden makineli bir tüfekle meşguldü. Aynı makineli tüfeği, başka tepede bulunan bir timimizde görebildiğinden, o bölgeyi elindeki uçaksavarıyla ateş altına almıştı. İki timimizi takviye olarak gelen uçaksavarımız taciz grubunun yapmış olduğu ateşe karşılık veriyordu. Bu arada kendi yerini çok belli ettiğinden yoğun bir ateşe maruz kalıyordu. Uçaksavar nişancılarımız üzerlerine atılan roket mermilerini gördüklerinde mevziilerinin içine yatıyorlar, mermilerin önlerinde siper olan kum torbalarına çarpıp patlamasıyla birlikte, neredeyse dizlerine kadar kumla gömülü olan mevziilerinden kafalarını çıkarıp teröristlere karşılık veriyorlardı.

    Bende o sırada bir taraftan askerlerimi koordine etmeye çalışırken, diğer taraftan da karakolumuzda bulunan havancılarımıza hedef tarif etmeye çalışıp, ateş desteği istemeye çabalıyordum. Fakat yoğun bir telsiz karıştırması vardı. Elimdeki el telsizinden bunu yapamayacağımı anladım ve bu görevi sırt telsizi ile yapması için habercim Tuncay’a havale ettim. Mevzii içinde ayakta durarak hem askerlerimi cesaretlendirecek sözler söylüyor, hem de bağırarak gerekli talimatları vermeye çalışıyordum.

    O sırada tam diğer bir mevziiye geçmek için hareket etmiştim ki, bulunduğum mevzii de kulakları sağır edecek şiddetli bir patlama oldu. Sadece “Allah” diye bağırıp, etrafımda yarım bir tur döndüm ve olduğum yere çöktüm. Elimi sol bacağıma attığımda sadece et parçalarını hissettim ve oturdum. Yanımda ki habercime dönüp;

– Nasılsın?, diye sordum. O ise dizinin üstüne çökmüş ve başının üzerine eğilmiş bir vaziyette, yüzünde ki korkunç bir acı ifadesiyle sırtını gösterdi. Ona;

– M erak etme, benim de bacağım koptu, bizi kurtaracaklar, diye seslendim.

    Olayın ilk şokuyla mevziinin içinde patlayanın bir el bombası olduğunu sanmıştım. Bu benim korkumun (ki o zamana kadar hissetmemiştim) artmasına neden olmuştu. Eğer el bombası atmış olsalardı, birazdan mevziiye gelecekler ve yarım kalan işlerini tamamlayacaklardı. Bu nedenle bende üzerimdeki el bombalarını birer birer atmaya başladım. Üçüncü el bombasının pimini çekip atacakken elime sıcak bir metal parçası temas etti. Elime aldığımda bunun patlamış bir roketatar mermisi olduğunu anladım. Muhtemelen yakınlarımdaki GTT mevziine atılan roketlerden birisi sekmiş, bizim mevziimizde patlayarak bizi yaralamıştı.

    O anda içimi bir rahatlık duygusu sarmıştı. Gelen roket mermisi olduğuna göre bu uzaktan atılmıştı ve askerlerim hala çatışmaya devam edebiliyorlardı. Patlamadan sonra olayın şokuyla elimizdeki mevziilerin birer birer onların eline geçtiğini, biraz sonrada benim mevziime geleceklerini zannediyordum. Oturduğum yerde tekrar bacağımı yokladım, birden turnike yapmam gerektiğini hatırladım. Aklıma iç fanilam geldi. Üniformamın üst tarafına el atıp tek tek düğmelerini gevşettikten sonra, sırtımdaki fanilayı çıkarttım. Fanilayı yırtarak bacağımın dip noktasından turnike yaptım. O sırada çatışma tüm hızıyla devam ediyordu. Takriben 10 ila 15 dakika sonra yan mevziideki askerlerimden biri yanımıza geldi. Bizi görünce ilk tepkisi ağlamak olmuştu. Ona metin olması gerektiğini, bu haliyle bize hiçbir yardımının dokunamayacağını söyledim. Ondan pantolon kemerini istedim ve onunla da turnike yaptım.

Habercim Tuncay ise hala yüz üstü yatmış bir durumda belindeki yaralanmadan dolayı çok büyük bir ızdırap çekiyordu. Arada sırada başını kaldırıp;

Komutanım beni vurun, diye yalvarıyordu.

    Ama nafile elimden bir şey gelmiyordu. Roket mermisi patlayınca yapmış olduğu basıncın etkisiyle beli parçalanmış, delinen omurilik zarından boşalan omurilik sıvısı ağır bir şekilde oradan akmaya başlamıştı. (tabi biz bunu sonradan öğrenmiştik) Sıvı boşalınca onun üstünde yüzen beyincik ve omurilik soğanıda yavaş yavaş aşağıya doğru çökmeye başlayarak, dar bir alanı sıkıştırıp, ona korkunç acılar vermeye başlamıştı. Sarı Tepe’ deki görev yerimize çıkarken, karakolun yanındaki köyden peşimize bir köpek takılmış, çatışma başlayınca da korkudan bizim mevziimize sığınmıştı. Yaralanmıştık ve yerimizden kımıldayamıyorduk. Bir ara köpek benim bacağımı yalamaya başladı. Olayın şokuyla köpeğin benim etimi yediğini zannetmiştim. Yanımıza gelen askerden onu vurmasını istedim.Asker

– Yapamayacağım komutanım, dedi. Yüksek sesle;

– Emrediyorum, deyince gözlerini kapatarak köpeğe ateş etti. Ölümcül yerinden vurulmayan köpek inlemeye başladı.

Askere bağırmaya başladım;

– Oğ lum doğru dürüst ateş etsene. Asker verilen emri yerine getirmiş ve köpeği tam başından vurmuştu.

Yarım saat sonra çatışma sona ermiş, timimin adamları birer birer yanıma dökülmeye başlamıştı. Asteğmenim de yanıma geldi, ilk tepkisi yanımıza ilk gelen asker gibi ağlamak olmuştu.

– Timin şimdi sana her zamankinden daha çok ihtiyacı var, herkes sana emanet, güçlü olmalısın diye konuşarak ona kızdım.

– Asteğmenim timde başka yaralı var mı?, diye sorduğumda;

– Herkes iyi komutanım, cevabını vermiş, dünyalar benim olmuştu.

    Herhangi bir kaybımız olmadığı gibi, karşı tarafa silah ve malzemede kaptırmadığımızı duyunca timimle gurur duydum. Timimdeki uzmanlardan birinden bir sigara isteyip yattığım yerde tüttürmeye başladım.

    Daha önceki tecrübelerime göre bu çeşit yaralanmalar, genellikle ölümle sonuçlanıyordu. O zamanlar helikopterlerimizin gece uçuş imkanları yoktu. Yardım ancak gün ışıyınca gelebiliyordu. Bizim önümüzde dayanmamız gereken koca bir gece vardı, oysa ki henüz gece yarısı bile olmamıştı. Tek dileğim oradan sağ çıkmaktı. Sağ çıkacaktım ki tekrar sevdiklerime ulaşabileyim. Yine eşimle dolaşabileyim, tek bacağımla bile olsa da.

    Çatışma bitince karakolda ki diğer timlerimiz yardım için yola çıkmışlardı. İlk grup bir buçuk saat sonra yanımıza ulaştı. Taburun doktoru ise gelen ikinci gruptaydı ve bir saat kadar sonra o da yanımıza ulaşmıştı. Hemen yaralarımıza bakmaya başladı.

    Bacağımın kopmadığını söyledi. Patlamanın yaptığı basınçla bacağım parçalanmış ve kıvrılması ile üzerine oturmuştum. Ama durum pek iç açıcı değildi. Bacağımı uzatıp sağlam olan bacağıma sıkı bir şekilde bağladı. Hemen ağrı kesici yapıp serum bağladı. Ayak parmaklarımı oynatmamı istemişti. O an oynatabiliyordum, az da olsa içimi bir umut kaplamıştı. O sırada Tuncay’ı da yattığı yerden kaldırıp yanıma almışlardı. Belinden düşen bir et parçası yüzüme gelmiş ve kurtulma sevincim kursağım da kalmıştı. Tuncay’ımın canı giderken bacağımı düşünmem bana çok abes gelmişti, bir anda neredeyse ağlayacak hale gelmiştim. Ona da ilk müdahale yapılmış ve ağrı kesici vurularak serum takılmıştı.

    Yağmur ve rüzgardan korunmak için kullandığımız pançoları birer sedye gibi kullanarak, bizi aşağı doğru taşımaya başladılar. Aklım hala habercim Tuncay’daydı. Çok kötü yaralanmıştı, acaba kurtulabilecek miydi? Çok kan kaybetmişti, sabahı çıkarabilir miydi? Bir ara beni taşıdıkları pançonun bir tarafı yırtılmış ve bacağım yere sürtmeye başlamıştı. Bacağımın acısıyla bu umarsız ve derin düşüncelerden sıyrılmış, bir nebze de olsa kendime gelmiştim. Tabura inmemiz iki saat sürdü. Ortalık biraz ışımış ve çağırılan helikopterde gelmişti. Yaralandıktan 7. 5 saat sonra her ikimizde helikoptere bindirilmiş ve Şırnak Askeri Hastanesine doğru havalanmıştık. O sırada Tuncay yattığı yerden doğrulmaya çalışarak, elini bana doğru uzattı ve sonra da tekrar kendinden geçti. Sanki bu onunla son vedalaşmamızdı.

    Helikopter Şırnak’a indiğinde bizi acil olarak ameliyata almışlardı. Kendime geldiğimde bacağımdaki ölü dokular temizlenmiş ve yarım alçı bir atelle sabitlenmişti. Dışarı da bekleyen helikopterle önce Diyarbakır Askeri Havaalanına, daha sonra orada bekleyen askeri bir uçakla Ankara GATA’ya sevk edildik. Allah kahretsin uçak Ankara’ya inmesine inmişti, ama Tuncay’ımın yorgun ve yaralı bedeni buna dayanamamış şehitlik mertebesine ulaşmıştı. Beni ambulansa bindirip GATA Ortopedi Kliniğine gönderip, onu ise başka bir ambulansla morga kaldırmışlardı. Yıkılmış, kahrolmuştum.

    Yaralandıktan sonraki en zor anlarımızsa, herkese olduğu gibi ailelerimize haber verdiğimiz anlar oluyordu. Bu düşünceler içindeyken oda hemşiremden İzmir’de oturan ailemi aramasını ve uygun bir dille yaralandığımı haber vermesini, onların da eşimin Söke’de bulunan ailesine uygun bir şekilde durumu anlatmasını tembihlettim. Aynı gün annem ve babam acaba oğlumuz öldü de bize haber vermediler endişesiyle Ankara’ya gelirken, eşimin ailesi de ona hissettirmeden

– Ağabeyinin diploma törenine gidiyoruz diye, eşimi alıp Ankara’ya getirmişlerdi.

    Ankara’ya vardıklarında ise sözde bir telefon açıp, ağabeyinin o gece rahatsızlandığı yalanını uydurarak, GATA‘ya yatırıldığını söyleyip hastaneye getirmişlerdi. Fakat hastane koridorlarında benim ailemle karşılaşınca bana bir şey olduğunu anlamış ve biraz sonra onu morga götürecekleri endişesi bütün benliğini sarmıştı.

    Eşim biraz sonra yattığım odaya gelip de beni yatakta ve sağ salim görünce derin bir oh çekmiş, birazcıkta olsa rahatlamıştı. Belli etmemesine rağmen üzüntüyü ve sevinci bir arada yaşıyordu. “Onlarla ilk karşılaşmam hayatım boyunca yaşamış olduğum en kötü anlardı. Acımı belli etmemeye çalışıp etrafa gülücükler saçıyordum”. Biraz sonra ameliyata alınacaktım ve ameliyata gireceğim diye bana su vermiyorlardı, üstelik susuzluktan böbreklerim iflas etmek üzereydi. Ameliyat sonunda sol bacağım önce diz altından daha sonra da diz üstünden kesilmişti. Gözlerimi açtığımda eşim ve tüm ailem karşımda duruyordu. Hatırlıyorum;

– Herkes yanımda, canım sağ, daha ne isterim ki, diyerek tekrar uykuya daldım.

Tekrar uyandığımda eşimin ağzını arayıp düşüncelerini almak istedim.

– Ben bacağınla değil, seninle evlendim, deyince dünyalar benim olmuştu.

Eş seçimimin ne kadar isabetli olduğunu o an bir daha anladım. En kötü zamanlarımda hep yanımda olmuş ve bana destek vermişti.

    Ameliyatlardan sonra bir yıl kadar kemiğimdeki enfeksiyonla uğraştım. Nihayetinde protezimi taktırıp iki yıl kadar sonra da tekrar çok sevdiğim mesleğime geri döndüm. Halen dışarıdan üniversite okuyup mastır yapmaktayım. Çok mutlu bir evliliğim ve dünya tatlısı bir oğlum var, Allah’tan sağlıktan başka daha ne isteyebilirim ki?

 

 

OLAY YERİ : ŞIRNAK/ULUDERE                                                               P. YZB. M. YILDIZ

OLAY TARİHİ : 28 Ağustos 1993                                                             25 Ağustos 2002

YARALANIŞ ŞEKLİ : ROKET                                                                TSK. Reh. Ve Bak. Mrk.

Kaynak:www.savasyucel.net

 

Bu haberi Gaziforum.com’da tartışmak için lütfen tıklayınız>>>

Yorumlar

Yorumlar